Fransız Teğmenin Kadını

Updated: Apr 24, 2021




Ahhh Fowles ahhh tank gibi üzerimden geçti romanın. Ruh halimden mi bilmem ama alıp başımı gece boyu sokak sokak dolaşmak, düşünmek istedim. Ruh halimi bir kenara bırakıp gelelim şimdi romanımıza; baş kahramanı daha çok "Fransız Teğmenin Kadını" lakabıyla tanınan Sarah Woodruff'tur. Sarah, İngiltere'de Dorset'e bağlı bir sahil kasabası olan Lyme Regis'te yaşar. Varguennes adındaki Fransız teğmenin baştan çıkardığı genç kadın evli olduğunu bilmeden onunla ilişkiye girmiştir. Varguennes Fransa'ya döndükten sonra Sarah toplum gözünde itibarsız bir kadın olarak görülür. Deniz kenarında yürüyüş yaptığı sırada ikinci ana karakterimiz olan Charles ile yollarının kesişmesi sonucu olaylar ilerler.


Toplum tarafından kabul edilmemiş bir davranışı sergilemek, çizilen sınırların dışına çıkıp çoğu zaman özgürleştirir insanı. O çemberin içinde kalmaya mecbur hissetmezsiniz artık kendinizi... Bu demek değildir ki bütün suçlar, günahlar işlenmeli. Bu durumda günah denen şeyin tanımına bakmak gerek, vicdani çatışmalarla ayrıştırması yapılan, içsel olarak kabul edilebilir bir tanımı olmalı. Aslında en kötü esaret şeklidir; diğer insanları da içinde bulunduğun esaretin içine dahil ettiğin esaret, bu yüzdendir ki en güzel özgürlük diğer insanların da özgür kalmasına müsade eden özgürlüktür.


O yüzden namı diğer "Fransız Teğmenin Kadını" ya da gerçek adıyla Sarah Woodruff hiç sınır çizmediği derin ve özgür bıraktığı düşünceleriyle beni benden aldı. Topluma aldırmadan kendini var edebilen, o katı tutucu kurallara gözünü kırpmadan kafa tutabilen, bazen de insanların içini okuyabilen gizemli kadın. Sarah için verilen detaylar yeterli olmasa da her okuyucu bu karakteri kendine göre yorumluyor ve gizem hiç kaybolmuyor. Okuyucuya bambaşka bir pencere veriyor, bir de şuradan bakın der gibi...


Kitap boyunca yazarı kıskandım. Usta bir yaratıcı gibi bazen yarattığı karakterleri kendi hallerine bırakıp kendi istedikleri yönlere gitmesine izin vermiş. Bana göre bu kurgudan bağımsız bir özgürlük getiriyor yaratılan karakterlere. Ara ara romanın içinde beliren yazar kendini de var ediyor, karakterlere dokunuyor kurgunun içinde.

Benim de çok ilgimi çeken Victoria döneminin katılığını, bağnazlığını olaylar üzerinden hissedilebilecek derecede anlatabilmesi ve kendi ülkesinin geçmişini hiçbir tereddüt yaşamadan yine kurgu üzerinden objektif olarak eleştirmesi cesur bir hareketti.


Ve Charles; mantığı ve yüreği arasında kalan, toplumun asilzadelerinden olan bir adam. Toplumun dayattığı din, inanç, ahlak baskılarını sürekli sorgulayan aslında Darwinizme daha yakın ve varoluşsal bunalımlar yaşayan derin düşüncelere sahip bir karakter.


Roman; karakterleri, psikolojik tahlilleri, tarihi dönem bilgileri ve yer yer felsefe ağırlıklı ilerlediği için basit bir aşk romanı olmaktan sıyrılıp dolu dolu bir kitap olarak çıkıyor karşımıza. Bu geniş perspektif sayesinde okuyucuyu sonunda ters köşe üç son ile karşı karşıya bırakıyor. İlk kez alternatif sonları olan bir kitap okumuştum sonunun bana bırakılıyor olması da özgür hissettirdi... Kendi hayatımızda da yaptığımız bir hesaplamadır aslında alternatifleri düşünmek satranç oynamak gibi bir sonraki hamleyi tahmin edip adımını ona göre atmak... Yapabiliyor muyuz peki? Elbette yüzde yüz değil... Hayatın bizden daha yaratıcı olduğu kesin.


Romana geri dönersek; 2005 yılında Time dergisinin 1923'ten beri yazılmış 'En İyi 100 İngilizce Roman' listesine girmiş. Fowles bu kitabı yazarken çevirisini yaptığı Ourika adlı romandan ilham almış. Kitap aynı adı ile Karel Reisz tarafından sinemaya da uyarlanmış, Büyük Britanya'nın birçok şehrinde de oyunlaştırılmış hali sergilenmiştir. Ayrıca Orhan Pamuk'un yorumu da arka kapağa eklenmiş ve tavsiye ettiği romanlar arasında. Bana göre de iz bırakan, ufuk açan birçok yerin altını kalın kalın çizdiğim bir kitap oldu.

Teşekkürler Fowles :)






44 views0 comments

Recent Posts

See All