Kalp Düşünebilseydi Atmaktan Vazgeçerdi...

1888 yılında dünyaya bir Pessoa gelmiş... Fernando Pessoa... Ah Pessoa ah! Her ne kadar kendini saklamak için çok uğraşmış olsan da, bak eserlerin bugün bile raflarımızda hatta fikirlemizde ve en çok da ruhumuzda dolaşıyor. Tanıma fırsatı bulduğum için kendimi çok şanslı hissetmeme sebep olan nadir yazarlardan. Bazı yazarları tanımak istersiniz, aynı masada bir şeyler yudumlayıp, çeşitli konular üzerine sohbet etmeyi istersiniz ya; Pessoa’daki hissim tam da bu. Ama tanıyorum onu biyografisi dışında ruhunda olan biten ne varsa döktüğü birbirinden bağımsız fragmanlarından, altını kalın kalın çizdiğim aforizmalarından, Anarşist Banker’inden, denemelerinden, mektuplarından ve diğer sayamadığım tüm okuduğum eserlerinden…


Müzik eleştirmeni olan babası Joaquim de Seabra Pessoa’yu veremden kaybettiğinde henüz beş yaşındaymış, yani daha çocuk yaşta iken ruhunda derin boşluklar oluşmuş bile. O boşluklarda kendine ait saf bir dünya kurmuş. Annesi Maria da iki yıl sonra bir konsolosla evlenmiş ve 1896 yılında Güney Afrika Cumhuriyeti’ne yerleşmişler ve Pessoa burada tam bir İngiliz eğitimi görmüş. İlk şiirlerini de İngilizce olarak yazmış. Yine bu dil sayesinde Shakespeare ve John Milton’ın şiirlerine ilgi duymuş yakından incelemiştir. Portekiz Lizbon dendiğinde futbola olan ilgimizden kaynaklı çoğumuzun aklına (özellikle Beşiktaşlı olanlarımızın) Ricardo Quaresma gelecektir. Yalnız Pessoa da Quaresma gibi Lizbon’la özdeşleşmiş, tıpkı bir İngiliz gibi yetiştirilip çok iyi İngilizce bilmesine rağmen Portekizce onun için vazgeçilmezdir ve kendini en iyi ifade ettiği dildir. Tekrar Lizbon’a yani doğduğu topraklara on yedi yaşında üniversite öğrenimi için dönmüştür. Şans ki daha öğrenimini tamamlayamadan Lizbon Üniversitesi’nde çıkan öğrenci eylemlerinden dolayı derslerin kesilmesiyle okulu bırakıp ticari çevirmenliğe başlamış geçimini bu şekilde sağlamış ve hiç evlenmemiştir.


Pessoa yaşamaktan öte düşünmeyi seçmiş çoğunlukla. Düşüncelerinde; belki de bir insanın hayatı boyunca biriktiremeyeceği bir tecrübeye sahip olmuş ve hissedemeyeceği kadar birçok duyguyu en derinine kadar hissetmiş. Bunu şöyle ifade eder: “Dünyayla kendi arama bir perde çekmiş ve bu ince tülün arkasından seyretmeye başlamıştım hayatı. Belki de benim gibi yapmalıydı herkes; varlığını bir eylemsizliğe yatırmak ve tümüyle düşüncelere yönelmek. Bu en yüce erdem olmaz mıydı? Şimdi buradan sesleniyorum, beni kelime kelime inşa eden düşüncelerimin içinden… “


Ve gelelim yalnızlığa…“Beni biçimlendiren, şekillendiren ve tam anlamıyla beni ben yapan şey yalnızlığımdı. Yanımda duran tek kişi bile düşünmeme, konuşmama ve tamamen durmama sebep oluyordu. Ben alışkın değilim insanların benimle yalnızlığım arasına girmesine… Ölümü de bu yüzden sevdim; hiçbir zaman bu kadar yalnız kalmamıştım.” Demiş ve yalnızlığı kucaklayıp, bir çocuk yetiştirir gibi özenle bakmış ona. Yalnızlığın bendeki tanımını da değiştirmeme sebep olmuştur kitaplarındaki nadide detaylar. Ona göre insanın kendisiyle baş başa kalması, kendini dinlemesi, kendini özümseyebilmesi için şarttır yalnızlık. Diğer insanlarla paylaşılan zamanlar ise kendinden ve düşüncelerinden verilen bir mola gibidir. Kalabalıkları sevmeyen, diğer insanları dışarıdan izlerken çoğu şeyi anlamsız bulan, kendini bulunduğu topluma ait hissetmeyen bir adam… Pessoa’yla tanışmadan önce adlandıramadığım nedenini anlayamadığım birçok içsel konulara da açıklık getirmemi sağladı özellikle Huzursuzluğun Kitabı. Birbirinden bağımsız fragmanlar, kırılmış bir aynanın parçaları gibiydi benim için, her parça ayrı bir görüntüye aitti.


Kendini diğer insanlardan saklamak istercesine başka başka karakterler yaratıp(neredeyse yetmişe yakın) onların ağzından şiirler, yazılar yazmış. Ve bazı zamanlarda ise yarattığı karakterler arasında hangisi gerçekten kendisi bulmakta zorlanmış. “Daha çok kişiliklere bölündüm, birinde bunlar yaşanıyorsa birden fazlasında kim bilir neler yaşanırdı. Ve daha fazlasına bölündüm, ben bölündükçe zihnim de bölündü ve bir süre sonra kendime olan dönüş yolunu kaybedip herkese dönüştüm. Herkes sadece yarattığım kişilikler değildi. Herkes dünya demekti. Ben dünyaya dönüştüm ve dünya da bana. Hayata karıştım ve hayat da bana. Şimdi buradan sizlere seslenmemin nedeni, hala hayatın içinde olmamdır. Birden fazla kişiliğe bölünmenin bir diğer yanı da budur; ölemiyorsun…”(Kalp Düşünebilseydi Atmaktan Vazgeçerdi-Pessoa)


Bir kitabı okurken bazen o satırlar size tanıdık gelir sanki buraya daha önce gelmiştim dersiniz. Aslında gelmediniz sadece aynı düşüncede buluşuyordu insan. Çoğunlukla onun kitaplarını okurken bu hisse kapıldım. Hatta tanımlayamadığım şeylerin, tanımlamasam da var olduğunu ve tanımlamam da gerekmediğini anladım. Çünkü tanım sadece bir isimdi, önemli olansa isminden çok hissedilen duyguydu. Daha yolum uzun Pessoa’nun sokaklarından uzun süre çıkamam sanırım.


541 views0 comments

Recent Posts

See All