HİSSETMEK NE RENKTİR ACABA?


Bazen öyle bir çatışma yaşarsınız ki zihninizde, bunu ancak birilerine aktararak çözüme ulaşacağınızı düşünürsünüz. İç dünyamız ve dış dünya arasındaki köprü çoğu zaman bizi istediğimiz yere götürecek kadar sağlam değildir. Anlaşılmak; kim başarmıştır ki bunu söylesenize? Anlaşılmak için, binlerce kitap okusak, efsane cümleler kursak dahi karşı taraf gönüllü değilse bunların ne önemi var?


Bugün size bir mektuptan bahsedeceğim. Daha kitaba (Huzursuzluğun Kitabı)

bugün başladım ve bu muhteşem mektubu vakit kaybetmeden paylaşmalıyım. Başından sonuna bir çırpıda yazılmış olan bu mektubun her cümlesi yüreğimin ortasına işliyor ve zihnimi son zamanlarda hiç olmadığı kadar meşgul ediyor… Kitap bittikten sonra, kendi cümlelerimle bende bıraktığı izlenimleri paylaşacağım.


Hatırladığım kadarıyla bu hisler daha önce Sartré’nin “BULANTI” kitabını okurken de belirmişti. Kitap sonrası bir süre zaten kitabı sindirmek için uğraşmıştım. Bu giriş ve ilerlediğim sayfalardan çıkardığım sonuca göre bende bıraktığı etki aynıydı…

Gelin Sartré’yi bir kenara bırakalım, Pessoa’ nın mektubuna göz atalım, hak vereceğinizi umuyorum…


Mario de Sa-Carneiro ‘ya Mektup 14 Mayıs 1916 Bugün size bu satırları duygusal bir ihtiyaçtan ötürü, sizinle karşılıklı konuşabilmek için yanıp tutuştuğum için yazıyorum. Kolayca tahmin edebileceğiniz gibi, söyleyecek hiçbir şeyim yok. Dipsiz bir bunalımdayım bugün hepsi bu. Sözlerimin saçmalığı halime tercüman olsun.Asla bir geleceğe sahip olmamış olduğum günlerden birindeyim. Karşımda yalnızca, bir sıkıntı duvarıyla kuşatılmış, taş kesilmiş bir “Şimdi” var. Irmağın karşı kıyısı, karşıda bulunduğuna göre, asla bu taraftaki kıyı değil; çektiğim acıların tek nedeni de bu. Nice limanlara yanaşacak gemiler var elbette, âmâ hiçbiri hayatın ıstırap vermez olduğu limana varmayacak, her şeyi unutabileceğimiz bir rıhtım da yok. Üstünden çok zaman geçti bunların, âmâ benim hüznüm hepsinden eski. Ruhum bu haldeyken, hayatın hırpaladığı dertli bir çocuk olduğumu bedenimin tüm bilinciyle hissediyorum. Bir köşeye atılmışım, oyunlar oynayan başka çocukların seslerini duyuyorum. Dalga geçer gibi verdikleri kırık, teneke oyuncağı sımsıkı kavrıyorum. Bugün,14 Mayıs, saat akşam dokuzu on geçe, hayatımın bütün tadı, bütün değeri, işte bundan ibaret! Tutsaklığımın sessiz pencerelerinden gördüğüm bahçede bütün salıncaklar dalların üzerinden aşırtılmış, şimdi öylece sarkıyor; en tepeye dolanmışlar; yani, firar ettiğimi düşleyecek olsam, zamanı aşmak için güvenebileceğim salıncaklarım bile yok. Şu an, edebiyatı bir kenara bırakacak olursak, ruh halim aşağı yukarı böyle işte. Denizci ’deki 2 karakterlerden biri gibiyim, gözlerim ağlamayı düşünmekten yanıyor. Hayat fısır fısır, yudum yudum, dura dura canımı yakıyor. Tüm bunlar, cildi şimdiden dağılmaya yüz tutmuş bir kitaba küçücük harflerle basılmış. Bu satırları size değil de bir başkasına yazıyor olsaydım, dostum, mektubumun samimiyetine, aralarında isterikçe bir bağ olan bunca şeyin, hayatım olarak hissettiğim şeyden bir anda, kendiliğinden fışkırıverdiğine yemin etsem zor inanırlardı. Ama siz, bu sahnelenmesi imkansız trajedinin burası ve şimdi ile ağzına kadar dolu, elle tutulur bir gerçeklik olduğunu, yapraklar nasıl yeşerirse, bunun da benim ruhumda öyle cereyan ettiğini anlayabilirsiniz. Prens, işte bu yüzden hiç saltanat süremedi. Saçma sapan bir cümle bu. Ne var ki saçma cümleler, insanda hüngür hüngür ağlama isteği uyandırabilirmiş meğer. Mektubu yarın postaya vermezsem muhtemelen bir daha okurum ve içinden bazı yerleri ve bazı ifadeleri benim Huzursuzluğun Kitabı’na almak için daktiloya çekerek oyalanırım. Ama bunu düşünmek, şu an mektubu yazarkenki samimiyetimi de, samimiyeti acı verici, kaçınılmaz bir duygu olarak hissetmemi de zedelemiyor. Son havadisler bunlar. Almanya ile savaş çıkabilir bir de, ama acı denen illet, zaten çoktan musallat olmuştu insanlara. Hayatın öbür yakasında, bir karikatürün altyazısı gibi kalır herhalde savaş. Tam olarak delilik sayılmaz bu halim, ama delirenler herhalde kendilerine acı veren şeye teslim oluyordur, ruhundaki sarsıntılardan yavaş yavaş zevk almayı öğreniyordur; hissettiklerim de buna pek uzak sayılmaz doğrusu. Hissetmek – ne renktir acaba? Sizi binlerce kez kucaklıyorum, Kalbim sizinle, daima sizinle! FERNANDO PESSOA

168 views0 comments

Recent Posts

See All